Jemaa el Fna Meydanının Destansı Hikayesi

Ana Sayfa Afrika Fas Jemaa el Fna Meydanının Destansı Hikayesi

Gün doğumundan gün batımına kadar, yılan oynatıcıları, hikaye anlatıcıları, akrobatlar ve işportacılar, Marakeş ’in mistik meydanı Jemaa El Fna ’ya hayat veriyor.

Jemaa el Fna ‘da Öğle Vakti

Öğlen güneşi tepelerindeyken, 50 kişilik bir grup, Marakeş ’in büyülü meydanı olan Jemaa el-Fna ’nın ortasında duruyorlardı. Saf bir bekleyiş duygusu içinde, öyle heyecan verici bir atmosfer vardı ki bu, adeta gizli bir tarikatın buluşması gibiydi.

Gözü kapalı ve uzanmış kolları ile, uzun, esmer Abdulcabbar adlı Tuareg , insan halkasının tam ortasında parmak uçlarındaydı. Seyircilerinin mutluluğu için, Binbir Gece’den savaş ve aşkın hikayesini anlatırken, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Çekirdekten yetişme bir hikaye anlatıcısı olan Abdulcabbar’ın  mesleği her gün performansını sergilediği meydan kadar eskiydi.

Tuareg : Nijerya, Mali, Burkina Faso ve Libya gibi ülkeler arasında yaşayan yerli halka verilen isim.

Jemaa El Fna ’yı, ‘kıyamet meydanı yada imha için bir yer’ olarak tercüme edebiliriz ki  bu muhtemelen meydanın halka açık infazlar için kullanıldığı zamana dair bir işaret. Jemaa el-Fna, Faslı insanların yiyecek, tedavi ve en önemlisi eğlenmek için geldiği bir yer. Eski Arap mahallesini şekillendiren sokakların labirentleri, arkasında meydana doğal bir hava katıyor.

Jumaa el-Fna’dan yürüyerek geçen hiç kimse, insanlığın eklektik sıcaklığını unutamaz – yılan oynatıcıları ve yuvarlanan akrobatlar, büyücü doktorlar ve kör adamlar, deliler ve kafası dumanlı hippiler ve tabii ki nev-i şahsına münhasır Abdulcabbar gibi hikaye anlatıcıları…

Abdulcabbar, destansı masalına bir mola verdikten sonra koca bir teneke bardak suyunu tek dikişte içti. ‘Burada; güneşte, yağmurda ve çöl rüzgarında 40 yılımı harcadım,’ dedi. ‘Yanaklarıma bakın – her gün yüzümde kayıtlı.’

Alnında bir bez gezdirdikten sonra, seyircilere, akşam sıcaklık düştüğünde geri dönmelerini söyledi. Geri döneceklerini nereden biliyorsun diye sordum.

Hikaye anlatıcısı bu soru karşısında sırıtarak: ‘Kahramanımızı, kötü bir cin tarafından hapsedilmiş bir şekilde bıraktım. Tabii ki geri dönecekler – merakla sonrasında ne olacağını öğrenmek istiyorlar!’

Abdulcabbar’ın solunda bir grup yılan oynatıcısı çömelmiş durumda ve zurnalarından çıkan tiz mırıldanma, duyan herkesi adeta büyülüyor. Yılanlar, bu zurna sesiyle birlikte, dairesel davulları altından kavrayarak istirahatlerinden çıkıyor. Ani gün ışığı patlamasından gözleri kamaşan yılanlar, yavaşca yükselmeye başlıyor. Artık saldırmaya hazırlardır. Görünürde sıcağa karşı bağışıklığı olan üstatlarında,  uzun bir elbise ve kafalarında ise ipten eski püskü bir pamuklu bez bulunuyor.

Kıyamet Meydanında bir yılan oynatıcısı – Jemaa El Fna

Meydandan yavaşca uzaklaşıp, portakal suyu tezgahlarını ve tekli sigara satan yaşlı adamları geçerek, eski riyad’ın serin, sokaklarından birine ulaştım.

Riyad, kelime anlamı olarak ‘bahçe’ demek fakat Fas’ta, bir avlunun etrafına inşa edilmiş ve genellikle ortasında küçük bir yüzme havuzu bulunduran geleneksel evlere Riyad deniyor.

Çapraz omuz askısından pirinç taslar sallanan kırmızı tişörtü, Rif Dağından aldığı geniş kenarlı şapka ile gölgelenmiş kırışık suratıyla, köşede bir su satıcısı duruyor. Parlak kostümü, pirinç tasları ve sarkan keçi derileriyle satıcı, bir yandan turistlerin kendisiyle fotoğraf çektirmesi için durup, diğer yandan öğle sıcağının bitmesiyle, toz toprak içerisinde misket oynayan birkaç çocuğa doğru yaklaşarak, her biri için bir şişe dolduruyor, ‘çocuklar Allahtan birer nimettir’ diyerek onları su içmeye davet ediyor.

Kafesten içeri filtre ışığın girmesiyle ve müezzinin ikindi ezanını okumasıyla, bir belirsizlik hissi oluştu. – alacakaranlık için uzun bir bekleyiş. Yakında, bir merkez avlusu çevresinde hazırlanmış yıkık dökük bir kervansaray var ve dükkanları hurdala ve ıvır zıvır eşya dolu. Yıpranmış eski demlikler, tavalar, pirinç lambalar, teraziler ve geniş bakır semaverler denizi ortasında bir sandalyede oturmuş bir adam vardı, adı Ahmed. Tozlu bir dergi ile kendini yelpazelerken, gözlerini devirdi, dumanı üstünde nane çayından bir yudum aldı ve iç geçirdi. Yavaşça ‘değişecek,’ dedi.
‘Ne değişecek?’
‘Tüm bunlar – otel [bir depo ve atölye], dükkanlar, ailemin hep bildiği hayat. Oğullarım bunların hiçbirini istemiyor ve bunun için onları suçlayamam. Onların hepsi kibrit kutusu büyüklüğünde bilgisayar istiyorlar.’ Ahmed, dışarıdaki şeride doğru hareket ederek tekrar iç çekiyor. ‘Oradaki bir çok kişi gibi ben de bir dinozorum ve neslimiz tükenmek üzere.’

Akşam üstü, sıcaklık boğucu hale geldiğinde, rehavet hissi tavan yapmıştı. Dükkanını başıboş bırakarak Ahmed sallanarak tıraş olmaya gitti. Eski Arap mahallesinin sokakları büyük ölçüde kimsesizdi, turistlere süs eşyası satan dükkanlar kapanmıştı, dükkan sahipleri içeride uyukluyordu.
Ticaretin nispeten daha canlı olduğu bir durakta, gün batımına kadar bol öğle yemeği servis ediliyor. Birkaç işçi kuzu tajinlerle (meşhur bir Fas yemeği) tıkınmaktalar ve konik demlikler buharlanıyor.

Birkaç adım mesafede, koyu renkle cilalanmış, üzerinde gölge sağlayan oluklu kemer bulunan büyük bir ahşap kapı gördüm. Saçaklarda sıkışmış onlarca ev kırlangıcı yuvası vardı. Eski Arap mahallesinin bir temel taşı, riyad – şimdi bir misafirhane – antika Faslı zanaatı için bir vitrin.
Eşiği aşmak, beş yüzyıl boyunca geri adım atmak gibi… Koridor, yukarı doğru, gökyüzüne açılan bir avluya doğru uzanıyor. Duvarlar elle kesilmiş zellij mozaiklerle, zeminler Endülüs çinileriyle ve muhteşem kapılar geometrik parçalardan oluşan sedir ağacı ile bezenmiş. Bir çeşmeden akan suyun sesi, sadeliğin zemini aksine yasemin kokusuyla karışmış.

Jemaa El Fna ‘ya Karanlık Çöküyor.

jemaa-el-fna

Havanın kararmasıyla birlikte gün geceye ilerlerken eski Arap mahallesi uykusundan çıkmaya başlıyor. Bir saat içinde tüm dükkanlar yeniden insanlarla doluyor.

Kıyamet Meydanında da kalabalık yeniden toplanıyor… Akşam yürüyüşü yapmaya çıkan Faslı aileler ve bir çok milletten yabancı turist, ücretsiz gösterinin tadını çıkartmak için yeniden meydandalar. Bunlar arasında Abdulcabbar, masalına devam ederek, tam zamanında kahramanın ölümün pençesinden kurtarıyor. Hemen karşısında, yuvarlanan ve düşen, sonra da yükselen insan piramidi oluşturmak için birbirine doğru tırmanan bir akrobat topluluğu var. 

Meydanın diğer tarafında, sıcak et suyunda salyangoz satan bir sıra tezgahı geçtikten sonra, falcıların bir araya geldiği bir başka çember görüyorum. Merkezde, sert görünümlü, yanaklarında bir haftalık sakal olan bir dev var. Boks eldivenleri giyiyor ve onu alaşağı etmeye çalışacak cesur bir adam arıyor.

Bir anda genç bir kadın aniden ayağa kalkıp, eldivenlerini giyiyor ve bir yumruk atıyor. Kalabalığın eğlencesine ve tüm olanaksızlıklara rağmen, kadın devi yere seriyor.
Sokak satıcılarında, havanın tamamen karanlığa dönüşmesiyle, yağlı dumanın bulanıklığı ortaya çıkıyor. Her satıcının tezgahında bir sayısı bulunuyor ve her birinin önünde  turistleri kandıracak bir dolandırıcı var.

Dolandırıcıların kralı, Denzel Washington takma adıyla bilinen, yaklaşık 30 yaşında, genç bir adam. Elindeki plastik menüyü sallayarak, bağırıyor: ‘Bir-yedi… yedi sizi cennete götürür!’
Onun arkasında, koyun kellesi ve sığır etinden yapılan kebaplarının yanı sıra baharatlı merguez sosisleri, istiridye, deniz tarağı ve balıkların bulunduğu birçok tezgah bulunuyor. 

Gece yarısının gelmesiyle birlikte eski Arap mahallesinde, dükkanlar kapanmaya başlıyor. Su satıcıları, bıçak bileyicileri ve sigara satıcıları aceleyle evlerinin yolunu tutuyor.  Çoğu insan,  Mısır dizilerini izleyerek avlulu evlerinin duvarları arasında sıkışmış durumda. Meydanda, bir kase çorba sipariş eden – Abdulcabbar topladığı madeni paralarını sayıyor. Bir sonraki masada boksör dev, kendini tek yumrukta deviren genç kadın ile birlikte yanyana oturuyor. Meğerse, bir hileyle tüm seyirciyi aldatan, baba kız ikilisiymiş. Denzel Washington gözlerini ovuşturarak tezgahın sökülmesi için sinyal veriyor. Birçok Marakeşli gibi, günleri uzun. Gündüzleri bir yetimhanede çalışıyor, gece boyunca da Jemaa el-Fna’da turistleri dolandırıyor. Ayrılırken ‘unutma,’ diye bağırıyor. ‘Bir-yedi… yedi sizi cennete götürür!’ 

Marakeş gecesi, eski Arap mahallesinin boş yolları boyunca, gürültülü ve ışıksız bir şekilde ara sıra yoldan çıkan üç tekerlekli triportörlerle noktalanıyor. Taaki, sabah ezanına kadar… 

Sabahın İlk Işıkları ile Daire Tamamlanıyor

Gün doğumuna kadar, taze sıkılmış portakal suyunun kokusu Marakeş’in ünlü meydanı Jemaa el Fna’nın heryerini sarıyor. Menemen, portakal suyu ve sıcak tandır ekmeği eşliğinde lezzetli bir kahvaltı yapıyorum.
Sabah saatlerinde meydanda dolaşan yabancı turist sayısı yok denecek kadar az. Eşek arabaları ve sepet yüklü bisikletler, dükkan ve pazar tezgahlarına satılacak mal getiriyor. Bir kadın ve kızı ellerinde plastik kovalar ve tabureleriyle şeritlerinde sallana sallana yürüror. Muhtemelen hamama gidiyorlar…  Küçük bir çocuk, kafasında dengeli geniş bir ahşap tepsi, pişirilecek olan ekmekleri ortak fırına götürüyor. 

Sabah saat 8’de, esnaf caddeye su serperek tozu bastırıyorlar. Bir taraftan, çocuklar önlükleriyle okula doğru koşuşturuyor. Et ve et ürünü satan dükkanlar, sabah 9’dan itibaren kalabalıklaşmaya başlıyor. Ev hanımları, tek tek canlı tavukları ve sebzeleri seçiyorlar. Faslı ailelerin birçoğunda buzdolabı olmadığından, yiyecekleri et ürünlerini günlük olarak satın alıyor. Marakeş’te en yorucu işler, nispeten serin geçen sabah saatlerinde yapılıyor. Boyacılar çileleri sarkan yünleri asıyor, demirciler dövme çelik ızgaralarda çekiçlerine vuruyor ve deri tabaklayıcıları deriyi çırpıyorlar….

Saat 10 itibariyle yavaş yavaş, turistlerin rahat riyadlarından dışarı çıkmaya başladıklarını  ve neredeyse hareket eden herşeyin fotoğrafını çekerek etraflarını keşfetmeye başladıklarını gözlemliyorum.

Jemaa el-Fna’nın uzak bir köşesinde bulunan ‘Cafe de France’ de,  dün tanıştığım dükkancı Mustafa, yayılarak oturmuş günlük gazetesini okuyor. İşleri kesat olduğundan, güneş kendini iyice gösterene kadar dükkanı açmama konusunda kararlı.

Şifacı bir doktor olan Mübarak, saat 11’de, tezgahını açıyor. Meydandaki tüm şifacılardan farklı olarak Mübarak, o bölgedeki en çok iş yapan adam.   ‘Bunun için bana geliyorlar,’ diyor Mubarak, cam ilaç şişesini göstererek. Burnunun ucunu sıkıyor, kokluyor. ‘Sahra Viagrası’ diyor. 

Yılan oynatıcılarının, Gnaoua’nın ve ikinci el dişleri çeken diş hekimlerinin ötesinde, Abdulcabbar hikayesine devam ediyor. Kollarını yukarı doğru uzatmış, ağzı köpürüyor… Kahramanının başına gelen büyük sıkıntılarını sahneliyor. Sesi bir fısıltıya dönüşürken, seyirciler ise daha yakına geliyorlar. İleriye doğru ilerlerken, hepsinin aynı anda nefesi kesiliyor. 

Ön safa yakın bir kadın ise bir anda ağlamaya başlıyor. ‘Doğru olamaz!’ diye bağırarak.

‘Ölmüş olamaz!’ … Abdulcabbar kepini çıkartarak yavaşça yana sallıyor ve ‘Bana bir bozukluk ver, sana nasıl biteceğini anlatacağım.’

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here